Buradaki herkesin söylediği ve benim de üzerinde durduğum en büyük anektodu hatırlatarak genel bir bakış yakalamak istiyorum ki artık herkesin sindirmesi gereken şeyler sindirilsin. Evet efendim aslında şuana kadar ki herşeyin bir analizi olacak anlatacaklarım...

Bilindiği üzere herkes bir yerde yurtdışında yaşamanın özgürlüğünden bahseder. Kısacası o özgürlükler bulaşık ve kıyafet yıkamaktan, ev temizlemekten ve yaşanılan ufak yerde bir lazer ışığının ucu gibi dolaşıp durmaktan ibarettir. Gerçekler bunun ötesinde... yani tamam okuma amaçlı bir yaşantı ama içinde türlü sorumlulukların dans ettiği bir diskonun da dışında bir de kapı güvenliğinden sorumluyuz. Yani burada yaşanılanları yaşamalı aynı zamanda da bünyeyi korumalıyız falan.

Klasik istanbul etkileri üzerimde... tatil süresince burada, montpellier'de kalan arkadaşlarıma baktığımda bu çok açık görülüyor. Sanki çok önceden soyulmuş bir portakal kabuğu kıvamındalar... Bizim yaptığımız ise bir yerden filiz vermiş bir patates olmak gibi düşünülebilir. Ama benzetme aracı olarak kullandığım patatesten farksız değiliz.

İlk dönemin getirdiği tüm streslerle "büyük başarı" yı yakaladığım ve hatta yakaladığımız söylenemez. Bu benzetilse benzetilse büyük patlamaya yani "big bang" e benzeyebilir. Hatta tamamen o'dur. Tamam yakaladınız asıl anlatmak istediğime geliyorum. Yaşadığımız herşey big bang'in yansımaları...

Buraya geldiğimde tekrar anladım. Sanki bir başka kaakterin içine oturmaya çalışıyoruz. Sanki bir savaştan kaçmışız istanbul a gelmekle ve tekrar buraya döndüğümüzde bombalanmış evimizi görüyoruz. Üzülüyoruz. Bu kadar geçirgen olunmamalı diyebilir biraz daha güçlü ol diyebilirsiniz. Ama bir tatil de olmadığımızı, burada altı çizili bir şekilde yaşlandığımız tekrar vurgulamak isterim. Big bang demiştim ya hani: Tamamen öyledir. Buraya gelmeden kurduğumuz onca şey, tüm birikimlerimiz koca bir toz bulutu... buraya gelmekle patladık -parçalandık- efendim. Bu öyle bir parça ki, önce bir kaç galaksiye ayrıldık. sonra onun içinden bir kaç yıldız ve gezegene... garip olan yaşanılan yerin tıpkı dünyadaki gibi oksijen su vb. olanların tek bir yerde olması. ama inanın bu dünya bizimkisine benzemiyor. hani bazen sokakta yürürken mor kafalı 32 gözlü insanlar olabileceğine -ki bunlara yaratık demek daha doğrudur- inanabilirsiniz. E evrenin genişleme teorisini de hesaba katarsak bizim big bang de büyümekte. velhasıl kelam bu büyüme ve genişleme içerisinde kendimizi ve sınırlarımızı görmüş oluyoruz aslında. ama korkutan ve şüphe unsuru olan şu: dünyamızdan sıkılıp aya ayak basmak istersek... başka şeyleri tanımak istersek.. tıpkı insanlık tarihi gibi olmadı mı.. evet aynen öyle... sıkıntılı dünyamızdan, eşdeğer zamanlarda olmasa da kaçmak istiyoruz kimi zaman. kimi zaman sadece sokakta yürümek, bir kaç kahve içmek ve bunun hesabını yapmamak istiyoruz.

İstediğimiz uğruna kuracağımız -planlar yaptığımız- hayatımızın planlı monotonluğundan kurtulmak istememiz... Çok söylendi bu saatler neden yazı yazıyorsun diye.. Efendim bu saatler de yazı yazma sebebi yorgunlaktan dolayı eve gelinince kestirilmesi.. kalkılınca saatin bu civarlar olması ve dersten sıkılan -bunalan- bünyenin pencereden accuk soluklanmak istemesidir.

Biliniz ki her ne dersem diyeyim, çalışmaktan vazgeçecek değilim. Tamam mükemmelik iddiasında değilim. Ve yine tamam tek çalıştığım şeyler derslerim değil. Başka şeyler üzerine de çalışıyorum. Tek bir amacım yok. Ama bunun beni eksilttiği inancında da değilim. Unutmayınız ki çok para kazanmak için yola çıkan adam, ileride kazandığı paraları sağlığına yatırır diye bir söylem vardır. Ben çalıştığı sırada neler oluyor diye bakan; tamam belki bu yüzden çok para kazanamayan ama hastalık vaktinde ters giden birşey olursa bak bu da olduydu, bunu da yaşadıydım diyen adam olacağım. Kararım bu yöndedir.

Dünyanın kurtarılacak bir durumu yoktur. Bu yüzden çalışılmamalıdır birşeylere... Bu bizden çok büyük çarklara sahip olan işleyişin prensiplerine de terstir zaten. Bu dünyayı sevmekten vazgeçmeyeceğim gerçeklerini kabullensemde... siz de öyle yapınız efendim. Şimdi ben sıkılıyorum ya hani... sizde anlatınız biryerlere...

ikinci dönem daha çok çalışmak amacındayım derslerime... iyi bir skorlada sezonu kapatmak istiyorum... 2009' dan o kadar çok kişi bıkmış ki -benim gibi- herkes 2010'dan birşeyler bekliyor... 2010'umuz güzel olsun elbette. Yeni yılın bu ilk yazısında, size yılbaşına girerken izlediğimiz boğazın havai fişeklerinin karanlığı nasıl aydınlattığı -renkli renkli- üzerine yarı filozofik bir imgesel düş armağan ediyorum...

en kötü yılımız geçen seneki gibi olsun efendim... kendinize iyi bakınız...

İyi sabahlar...
Devamını okuyun.

11 Aralık 2009

Varım diyor!!

Okulumun noel tatiline girmesiyle İstanbul hasreti birleşince tabii bunlara ailem, akrabam ve arkadaşlarımda dahil; biletleri aldım; gün sayıyorum...

Utanmasaydım bavulumu şimdiden hazırlamaya başlayacaktım... Oysa ki 19 Aralık'ta İstanbul'da olacağım.. Sınavlarım var ocak ayında; tam tatil havası olmayacak aslında da yine de güzel olacağı inancındayım...

Birçok proje, ertelenmiş birçok görüşme var kafamda.. Tabii bir de parasal sıkıntılar var.. Öyle hediye olayına paketlerle gireşemiyeceğim... E zaten öğrenci adamız: bencilliğe benzer bir kimlik taşıyoruz cebimizde... Olacak o kadar.. Yanlış anlaşılmayız...

Herşeyin dışında gerçekten çok özledim İstanbul'u, İznik'i, Evimi... Yatağımda yatacağım hatta ilk gittiğimde... Öyle televizyonun karşısında pineklemeyeceğim.. Haa televizyon demişken; en sevdiğim boş vakit katili; onunla da bu süre zarfında çok takılacağımı zannetmiyorum... Saatlik programlarımı hazırlamaya başladım.. Herşeyi yerli yerinde yapacağım.. 1'inde dönme olayı olmasaydı belki biraz daha rahat olabilirdim.. Sıkıntılı olacak ama kafamdakileri yaprsam çok da fazla hata yapacağımı sanmıyorum...

Gelelim sizlere... Beni nasıl bir merak yada özlem içinde bekliyor olacağınızı hakikaten tahmin edemiyorum.. Yani ciddiyim: eğer telefonda sesimi duyunca sevinen insan triplerinizden farklı davranırsanız bozuşurum. Sonuçta sizleri de görmeye geliyorum. İstediğim yemekler vb. el işleri kafanızda vardır. Tek tek söyletmenize gerek yok. Bunun yanında biraz farklı bir tiple karşılacınca hüsrana uğramayın sakın... Çok değiştim. Zihnen ve bedenen çökük durumdayım... 24 saat ders çalışmasam da bir hayli zaman alıyor.. Bir de bu öyle yazlıkta yaşayan yiğit'e benzemiyor... Yani düşünsenize bir kere; kaç aydır, dilimi konuşamayan insanların arasındayım.. Tamam elbette türk arkadaşlarım var türkçe konuştuğumuz ama dediğimi anladınız işte... Yani mesela bir adres soran adam yok... Espri yapınca anlamıyor embesiller... Ben de onların kini anlamayınca:"şaka şaka ahahaha" diyorlar... Öyle işte...

Gelince anlatacak çok şeyim var.. Ama emin olun hepiniz varken anlatmak istiyorum. Bloguma yazmadığım onca şey var ki... Bir kere hayat kurdum yani burada.. Kolay mı? Tabii beni maddi olarak destekleyen babama da sormak gerek aynı soruyu... Banka hesaplarınızın küsüratlı hanelerine talibim... Beni her konuda destekleyebilirsiniz. Çekinmeyin... Burada yüzsüzlüğün dik alasıyla tanıştığım için artık zor gelmiyor... E işiniz ne tabi yardım edeceksiniz...

Şaka bir yana 19'unda evlerinizde hazır bekleyin... Geldikten sonra yapılacak telefon konuşmaları eşliğinde yarışma düzenleyeceğim kim bize daha hızlı gelecek diye... Sürpriz falan yapmayı düşünmeyin sakın... Ya da yılbaşı için hediye almayı.. Kredi kartı, çek, senet hepsi geçiyor.. Hatta geçmeyenleri bile alıp kırdırma şansım var... Kendinize iyi bakın ama istanbul'a bakma işini bana bırakın... sıkı dur istanbul; yiğido geliyor yav...

İyi geceler efendim...


Devamını okuyun.

Hani dünya tek bir devlet olsa başkenti kesin İstanbul olur denir ya.... Galiba gerçekten öyle... İstanbul çocukları çok sevmez gibi gözüksede metropol havasını aslında aşıktır ona... Hani o trafik o gürültü o kirlilik varya... İşte ona bağışıklık kazanmıştır ve bu öyle bir bağışıklıktırki aynı zamanda bağımlılıktır.. Nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın unutamaz İstanbul'u..
Taşı toprağı altın diye gelenleri vardır birde.. onlarda uzaktan aşık olmuşlardır zaten.. Evlerinin bir köşesinde ya İstanbul posteri vardır evvelden, yada İstanbul'lu bir tanış çoktan ön yüzünde istanbul resmi olan bir kart atmıştır.. Köşeleri yıpranır sadece ama saklanır..
Dizi repliklerinden ötedir, "İstanbul adımı yutar" sözü.. Çünkü kardeşim hakketen hissedersin.. Bilirsin yürüdüğün sokak hangi şehrin, bilirsin... Demogojiden de öte o istiklal vardır ya hani en yabancı noktası belki istanbulun en karmaşık kısmı... Herkesten bir parça ya hani.. Belki de buranın bize aitliğinin saygısından sevilir mesela... Nıhhh.. çekersin bir havasından, bakarsın diğer suratlara ve sanki tepede bi kamera var hesabı akarsın diğer insanların arasından....
Bazı kurallarım vardır.. Örneğin insan eminönü-sirkeci noktasından en azından bir kere karaköy sırtına köprü ile değilde o küçük dolmuş tekneleri ile geçmeli... Sonra çiçeğe mi gidecek.. Öyle allı ışıklı yerlere değil, en eskisine en yukarısındakine gidecek... İskenderi istanbulda değil bursa da yiyecek... İstanbul'un ne yemeği meşhurdur diye sorun bi... Bence karnı yarık... Çünkü en çok sevdiğim yemek odur.. E istanbul da en çok sevdiğim şehir olduğuna göre flan filan geyikleri...
Özledim gerçekten... Hani şimdi bilsem istanbuldayım... sabah erken kalkar, karaköy'de kahvaltı yaparım.. Sonra tophane'den gümühane sırtından taksime çıkarım... İşte o noktadan sonrası yok.. Yani oradan ne yaparım bilmek çok zor...

Neyse efendim özledim işte istanbul'u onu bi söyliyim dedim... Sürprize yer yok artık... Mümkünse yani bi aksilik olmazsa 19 Aralık'ta istanbul'dayım... Kendinize iyi bakınız.. İstanbul'a ben bakarım ;)
Devamını okuyun.

Aslına bakarsanız hayatımda eksik bıraktığım yada tamamlamadığıma inandığım ne varsa bir zaman sonra kapımı çalmaya başlıyordu.. Bunu farkedeli çok uzun zaman olmuştu ama bu kadar kesinlik içerdiğini ilk defa iliklerimde hissettim...
Mesela bir kitap almışım... Ama okumamış kenara koymuşum.. Mesela bir belgesel açmışım ama yarısında değiştirmişim kanalı... Mesela bir sohpet yapmışım ama dinlememişim bir yerden sonra...
İşte o kitap 500 milyarlık sorunun cevabı, o belgesel hayatımı kurtaracak bir yalnız adadasın fenomeni, işte o sohpet bir hayat dersi olabilirdi belkide... Bunu çok sonradan, çok sonradan farkediyorum.. Farkedince korkuyorum çünkü aslına bakarsanız biraz maymun iştahlılık söz konusu... Yani sanırım çok detaycıyım ve detayları uzattıkça konu beni sıkmaya başlıyor... Basit bir şekilde yapsamda işte o zamanda bitmemişim sayıyorum ve aslında yine aynı "geri dönüşüm zinciri"nin bir halkasını daha oluşturuyorum... Çünkü özensiz bir yapımım daha sonradan örnek gösterdiğimde yetersiz kalıyor örneğin, örneğin yeteri kadar övündürtmüyor.. Ha sorarsanız bu kadar mısın diye... Yani yok mu gerçekten özenle bitirdiklerin? Evet var elbette ama hayatımın yarısı yarım bu şekilde düşününce...
Aslında bu kendime bir şikayetim... Büyük kocaman bir tablo yapmak istiyorum... Böyle detaylı falan... Normal tabloların 5-6 misli belkide... Ama ben gidip normalinde küçüklerinden onlarca yapıyorum sanki.. Hepsi bir bütün olsa belki tamam diycem bu büyük tabloya yetişebilir... ama olmuyor.. Hayatım o büyük tablo değilde farklı faklı küçük tablolarla dolu gibi hissediyorum...
Okuyuculardan gecenin bu saatinde yazmamam konusunda şikayetler geliyor... Yani uyku düzenimin kaybolduğu endişesi taşıyorlar. Öncelikle Türkiye'deki saat diliminin bir saat daha ileri olduğunu hatırlatmak isterim.. Bununla beraber kendime ayırmam gereken bir zaman da var.. Elbette bu saatler olması gerekmiyor diye düşünsemde inanın başka bir zaman kalmıyor...
Bu arada 19'u gibi İstanbul'a geliyorum Aralık'ın.. Sürpriz ve eğlenceler düzenleyin adıma, küçük piyesler yapıp büyük olayları anlatın... İstanbul'u özledim... Çok... İçindekilerinide, içinden dışarılarını seyretmelerinide...
Devamını okuyun.