Efenim geçen sene ile bu seneyi niye karşılaştırıyorsun öngörüleri taşıyanlara sözüm yok. Zaten canınız sıkılmış ki gelip bunu okuyorsunuz diyelim. İşte Yiğit Kırca' nın geçen sene ile bu seneki yaşadıkları...Bilindiği üzere geçen sene lise 4. sınıftan mezun olamadığım için bir boşlukta kalmıştım. matematik ve fransızca derslerim vardı. o koskaca sene yapmam gereken işler toplam da üç taneydi:
1. Derslerimi vermem gerekiyordu.
2. Üniversiteye hazırlanmam gerekiyordu.
3. Belkide en önemlisi artık gelecek için daha net kararlar almam gerekiyordu.
Malum lisenin hem uzun olması hem de başarısızlıklarımla gayet uzamıştı herşey. 21 yaşına yine bu sene basmıştım. Önceden aldığım bir kararı uygulamak için planlarımı önüme koydum ve yazdım çizdim. Neler mi yaptım?
Yazlığa gittim:
Bilindiği üzere İznik' te yer alan yazlığıma gittim. Gitme sebebim hem üzerimde oluştuğunu düşündüğüm baskılardan kaçarak rahatlamak hem de ders çalışmaktı. herşey çok güzel gidiyordu. Sanatı da seviyorum bildiğiniz üzere. her şekilde, her şeyiyle. Zamanı geldi yağlı boya yaptım, zamanı geldi karakalem. Bir ev stüdyosu alarak müziğe karşı olan merakımı fiilleştirdim. yazılar yazdım. Şiirler... İki tane yarım kitabımı da burada yazdım. bunun dışında bavullarla oraya taşıdığım test kitaplarımı yıprattım biraz. Kaldığım derslerime çalıştım. Her sabah çim kokusuyla uyanmak tartışılmaz güzeldi. Göl kenarında yürümeler... Erentuğ gibi çok sağlam bir dostu da yine burada edindim. Tamam tanışıyorduk fakat onunda konservatuara çalışmasıyla inanılmaz bir dinamik yakaladı arkadaşlığımız... Saçım gittikçe uzuyordu. Erentuğ' nun motorunda da dalgalandıkça tartışılmaz büyük bir keyif yaşıyordum. Ne de olsa zamanı geldiğinde döküleceklerdi... Ben de uzattım. Pişman değilim...
İznik Merkeze bisikletle gittiğimiz zamanlar oldu. Murat adında da sağlam bir bilgisayarcı abim oldu. Biliyorum biraz uzak gibi durduğum bir banliyö hayatıydı ama günlerim tartışılmaz çok keyifliydi. Kışın o şömineyi yakmak, etrafı mumlarla süslemek, şarap içmek... Tartışılmaz iyiydi... Arada ufak maceralarda yapıyorduk... Mesela bir keresinde Delikli Taş diye ünlü bir tepeye tırmandık... Öyle muhteşem bir şekilde yapılmıştı ki şimdi onu tarif etmek için kullanacağım kelimeler tarifsiz kalabilir. Bir dağ düşünün. Tepesinde büyük bir kayalık. içi yuvarlak şekilde oyulmuş sanki ama gelin görün ki o yuvarlağın çağı 4-5 insan boyu uzunluğunda.. yuvarlak boşluğun sonunda bataklığa giden bir uçurum... sanki farklı bir devirden kalma, farklı bir gezegenin içtenliğini taşıyordu... Mal gibi de su almamıştık o gün... Döndüğümüz sırada her zaman uğradığımız kafeye gidip dünyanın en güzel gelen gazlı içeçeklerini yudumladık belkide...
Fotoğrafçılığa da merak salmıştım. ama öyle çok profesyonel şekilde değil ve doğa fotoğrafları daha çok ilgimi çekiyordu. Zaten cennetten kalma bir yerde de gidip amcaları teyzeleri çekecek imkanım yoktu...
Her ne yaşadıysam yaşadım, okulun sınav vakti bir ara dönüş yaptım. Girdiğim iki sınavı da en yüksek dereceyle, ikisindende birinci olarak bitirdim. Havam inanılmazdı tabi; ama bu neyin havasaydı bir sorsanıza...
Efendim tekrar döndüm yazlığa ve hayatımın en güzel ilkbaharını yaşadım. yaza doğru öss ve yds' ye girdim. yds' de istanbul üniversitesi'nin biz fransız öğrencilerin yüzde elli ihtimalle girdiği bölümü tutturmuşum. sonra da zaten bir rahatlık çöktü ki üzerime sormayın. İstediğim ve yaşamayı seçtiğim şeyler aslında çok farklıydı. Ama beni tanıyanlar bilir. Aslında materyalist bir bakış açısına sahibim. Bundan da çekinmem. Birinin gözüne birşey sokmak manası taşımaz bu yaptıklarım ama olaylara farklı bakarım işte... Aşk mı para mı sorusunun cevabı bende her daim paradır... Freud' a da sormak lazım tabi yine...
Velhasıl kelam, fransa' da da paris' e gideceğime çok inandırmıştım kendimi... Bir önceki sene reddedildiğim gibi bir not ortalaması düşüklüğü yoktu. Fakat yine red aldım paris'ten... bir çok sebep sayılabilirdi ama red mektubunu almadan çoktan fransa' nın başka bir yerinde olacaktım...
Hikayenin artık 2010' a ait kısmı da burada başlar efenim...
Montpellier, Fransa' nın Akdeniz kıyı şeridinde yer alan ama merkezi irtibari ile denize 10 km mesafe içeride kurulmuş bir şehir... yaz ayları hariç içinde bulunan 250 bin kişilik nüfusunun 50 bin kadarı da öğrenci... yanı 20%' lik bir dilimden bahsediyoruz minimum... Ben de geldim tabi.. Ama gelmem için destek verildiğini de atlayamayacağım. Tam Fransa defterini kapatırken babam nota verdi. Amacıma uymuyor muydu? uyuyordu... Başka bir yer olsa da evet görünen planlarımın yine merkezi idi Montpellier..
Tabi büyük bir inançla yola çıktığım Fransa beni ilk başlarda çok yordu. İlk defa yurtdışına çıkmıyordum. İlk defa yurt dışına bir başıma da gitmiyordum. Bunu küçüklüğümden beri hobi olarak yaparım aslında... Şaka bir yana, bir yere transferle gidecekseniz, ya yanınızda harcamaya korkmayacğaınız kadar paranız ya da konuşmaktan kaçınmayacağınız bir tanıdığınız olsun. Bu ikisi de vardı bende gerçi ama paris' in en uzun gecesini yaşayan ben havalimanlarından haz etmediğimi o gün anladım. hikayemin özü blogumda başka bir yerde zaten yazdığı için uzatmayacağım...
Paris' den Montpellier' ye indiğim zaman beni bir arkadaş karşıladı. O başka bir arkadaşa bıraktı. O da başka birine. Yolculuğum ilk 50 küsür saatini uyumadan geçiriyordum. Bir ara birini beklerken sığındığım ve saçma sağan dizler izlediğim internet kafe' de uyuyakaldığım 10 dakikayı saymazsak... Enterasandır, o gün eve vardığımızda akşam yemeğinden sonra bebekler gibi uyuyacağımı sanıyordum. Yanılmışım. Artik bir vampirdim ve uyumak benim için hayatımda ilk defa yapılması gerekilenler listesinde yazmıyordu. Ertesi gün bir aya yakın kalacağım bir başka arkadaşın evine yerleştim. Vampir olmadığıma sevindiğim yer burasıydı. Gel zaman git zaman ev arıyor, şehri öğreniyordum. Bu sırada İstanbul' dan daha önceden tanıştığımız ama samimiyetim olmadığı birini gördüm: Serhan... Benim kaldığım yere o da kalmaya gelmişti... Yazları burası tatlıymış. Tabi az-buçuk da paramız var. Hem geziyor, hem ev bakıyor, hem etrafı tanıyorduk. Bir ev buldum. Tutuldu. Ama yaşadıklarım buraya yazamayacağım kadar sinir bozucu. Başka bir ev bulunca hemen atladım ve evet o şu an hala ikamet ettiğim yer. Aslına bakarsanız herşeyi var. Güzel bir manzara... kapalı otopark, asansör, güvenli giriş kapıları vs... Ne var ki evim 23 metre kare ve yapılış şeklinden dolayı yarısıda koridor desem yeridir. Her ay başı evdeki eşyaların yerini değiştiriyorum. Bu arada eşyaları da kendim aldım. Biliyorum hangi günahın ceremesini çektiğimin bende farkında değilim...
Okulun başladığı ilk gün taşınmıştım evime. Benimle aynı okulda okuyan İstanbul' lu 3 arkadaşla tanıştım. Bunlardan biri patates olduğu için burada saymıyorum. Patateslik deken de bildiğiniz patates. Böyle baskı falan da yapabilirsiniz. Evet çekinmiyorum çünkü bunu o da biliyor. O bir patates!
Okul gerçekten zordu. Bunu bize verilen ajandanın başında "multidisipliner okulumuza hoşgeldiniz" lafından çıkarmıyorum... Gerçekten çok zordu... Afrika menşeli hocaların fransızcası ise anfi derslerinde jackass etkisi yapıyordu. Fransız gençlere, ne anlatıyor diye sorduğunuz zaman, "biz de merak ediyoruz" cümlesini almamın sebebidir aslında mikro ekonomiden kalma sebebim. Evet, mikro' dan çaktım ilk dönem ve bu tek dersim değil...
Ev ile ilgili ya da hayatla ilgli birçok maddi ve manevi sıkıntı çıkıyordu. Bunlara alışmıştım. Hatta yazlıkta edindiğim deneyimleri buradaki herkesle de paylaştım. Anladığım birşey varsa o da eşya monte etmek, bulaşık yıkamak falandı. Eh yemek de yapabiliyordum. Tek eksiğim beni sabah 8 ile akşam 8 arasında okulda tutması gereken bir bıçaktı. Öle öle eve gelip, sürüne sürüne koltuğuma oturup bir kaç nefes alabilecek durumum vardı. Fazla abartmayayım...
Yılbaşına İstanbul' a gittim. Geri geldim. Giderken ki Nice' te geçirdiğim gün unutlmayacaklar listesini zorluyor. Öyle ya Nice gibi bir yerde on senede bir kar yağıyormuş ve o da benim bir günlük sürecime denk gelmişti... İtiraf ediyorum; kendimi çok özel hissetmiştim...
İkinci dönem başladığı gibi hasta oldum. Bu hastalığım yaklaşık 12 gün sürdü. Domuz gribi miydi bilmiyorum ama işin içinde bir domuz olduğu kesindi...
Şimdi karşılıklı mukayese edecek olursak çok net bir şekilde şunları söyleyebilirim. Burada olmaktan mutluyum. Ama birşeyleri yapabilecek enerjim daha az kalıyor. Çevrem kısııtlı. Siyaset konuşmayı seven bana "öhh" geldi. İnsanların ruh halleri de benim gibi çok değişkenlik gösterebiliyor. Dün çok samimi olan biri yeni birgünde farklı bir ambalajdan çıkan bir hediye sanabiliyor kendisini... Motor ve uzun saç yok. Sanatım komiklik boyutunda sınırlı. çim koklayamıyorum. İstediğim zaman ailemi ve çevremi görme imkanımda yok. Elbette biri yaşandı ve bitti ve diğeri yaşanmakta. Şikayeçi olma pozisyonumu mutluluğa çevirme şansımda önümdeki bardağın dolu tarafında... Ama ne biliyim bazen özlüyor insan türkçe konuşmalarla dolu bir sokakta yürümeyi... Burada farklı ağızlardan iki dakka türkçe duyayım, hemen kulak kesiyorum. Tarif edilemez birşey. Yemekler? Ona hiç girmeyelim. Burada kendimi şımartmak için ufak hediyeler alıyorum sadece kendime... İşe yarama süreleri 3-4 gün... Sonrasında mı.. ayın her geri kalan günü penceresi ve kapısı olan bir kaçak hayatı...
özlediğim de göremediğim kişiler geliyor aklıma bazen... gözlerimi kaçıracak bir nokta arıyorum. bu yüzden hep yıldızlara bakıp şarkımı söylüyorum.
Öperim sizleri...










